Asla pes etmeyin, her zaman sorgulayın, oyunu siz bozun!

Bir fotoğraf,

Onların son fotoğrafı…

Üç tane sırım gibi delikanlı yan yana durmuşlar duvarın önünde.

Ellerini arkada kavuşturmuşlar güneşten kısılmış gözleri…

Ortada şimşek gibi bakışları, uzun boyuyla Deniz,

Sağında Yusuf, mahcup delikanlı,

Solunda Hüseyin, tüm ağırbaşlılığıyla…

Ateşliydiler,

Sevdaları, tutkuları dizginlenemiyordu…

İdealleri vardı, hayalleri, özlemleri,

“Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!” sloganı anlatıyordu hepsini…

Aceleciydiler!!!

Bu yüzden ömürlerinin baharında çekip gittiler… 

Şimdi hepsi birer efsane, bir kahraman, bir yıldız gökyüzünde… 

Sevdiği kıza kavuşamadığı için çekip gitmek isteyen gence, bilge sorar:

- Mecnun Leyla’sından vazgeçti mi? 

Hayır. 

- Kerem ateşten kaçtı mı? 

Hayır.

- Ferhat dağları delmekten korktu mu?

Hayır.

- Ya Kocadağlı Ahmet?

Bir süre susup düşündükten sonra genç;

O'nu hiç duymadım ki efendim, deyince Bilge:

- "Tabi duymazsın, çünkü o vazgeçti.." 

Tarih vazgeçenleri yazmaz… 

Onlar boyunlarındaki yağlı ilmiğe bile aldırmadan haykırdılar, vazgeçmediler… 

Ve şimdi hepsi bir kahraman! 

Efsaneler kahramanları yazar, onlara katledenleri değil! 

Mesela Ali Elverdi desem kaç kişi bilir kim olduğunu?

Fotoğrafını gösterseler “bu kim?” diye sorar çoğu. 

Ama Deniz, Yusuf ve Hüseyin öyle mi? 

Fotoğrafını göster herkes tanır…

17 Nisan 2010 Cumartesi 

Çankaya’daki evinde ‘boğularak’ öldü Ali Elverdi…. 

Deniz’lerin idam kararını veren Sıkı Yönetim Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi! 

Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un idamlarını sigara içerek seyreden Ali Elverdi boğuldu… 

Kocatepe Camii’nde kılındı cenaze namazı,

İmam “ Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sormadı, 

Eeee nasıl bildiğimiz malum…

Üç kere istenmesi gereken helallik hakkını bir kere istedi! 

Bir bahar günü kara bir tabuta konuldu Ali Elverdi…

Kimsenin hakkı kimseye kalmıyordu aslında….

Gencecik üç fidan bir bahar akşamı nefessiz bırakıldı, dalından koparıldı,

Onlara onu yapan da bir bahar günü nefessiz kalarak çekip gitti…

* * *

O gece Ankara’da ılık bir bahar akşamının dinginliği vardı, 

Ama Ulucanlar Cezaevi ise o denli gergin ve kasvetliydi. 

Mamak Askeri Cezaevi’nde vızır vızır telsizler çalışıyordu. 

Eeee kolay değildi üç devrimciyi, üç kahramanı idama götüreceklerdi… 

Ayaklarına zincirleri taktılar,

Üçü için ayrı zırhlı araç tahsis etmişlerdi…

Üç araç arka arkaya girdi Ulucanlar’a…

Bunca hazırlık yapanlar, 

Bilmiyorlardı aslında yükü ağır, bedeli ödenemeyecek bir günahın içindelerdi. 

Seneler geçtikçe utanca dönüşecekti yaptıkları her şey… 

Deniz, Yusuf ve Hüseyin son olarak bir birlerini görmek istediler. 

Önce Yusuf ve Deniz bir araya geldi, sarılamadılar elleri arkadan zincirliydi… 

Göğüs göğüse yapıştılar sadece,

Ve son kez göz göze geldiler, kararlı, gururlu ve dimdik

İşte o an yenilmişti ölüm aslında!!! 

Aynısı Hüseyin ve Deniz buluştuğunda da oldu Yusuf ve Hüseyin buluştuğunda da…

Saat 01:00 de Deniz’in zincirlerini çözme emrini verdi İnfaz Savcısı Sami Uğur. 

Görevli elindeki anahtarla denedi ama açılmıyordu kilitler!!! 

Başgardiyan birkaç anahtar daha verdi ama onlarda açmadı… 

Prangalar, zincirler vermiyordu Deniz’i ölüme!!! 

Tam 15 dakika boyunca uğraştılar doğru anahtar için. 

Deniz postallarının bağcıklarının bağlanmasını istedi, 

“Ayağımdan düşmesin” dedi…

Hüküm yüzüne okundu,

“Kararı reddediyorum” dedi…

Avluya çıktı Deniz, 

Sanki ölüme, darağacına değil de mitingde yürür gibi yürüyordu, 

Samsun’dan Ankara’ya yürür gibi, 

Mustafa Kemal’e  yürür gibi yürüyordu!!!

Çıktı sehpaya, geçirdi ilmeği boğazına, 

Öyle sessizce gidemezdi, 

Olanca gücüyle bağırdı, sanırsın fırtınalar kopuyor; 

“Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!” diyerek başladı. 

Şaşırdılar, paniklediler, korktular Deniz’i asanlar… 

Sözlerinin bitmesine fırsat vermediler, 

“Kahrolsun Emperyalizm” derken tabureyi tekmeledi cellat, 

…izm derken izm’i bütünleyemedi, infaz savcısı cellada “çek…” “çek…” diye bağırıyordu… 

Saatler 01:25’i gösteriyordu…

10 dakika sonra nabzına baktılar atıyordu, beklediler…

Bir süre sonra tekrar baktılar, güp güp atıyordu nabzı, 

Yanlıştı, hataydı, anahtarlar, prangalar, zincirler, yağlı urgan söylüyordu bunu… 

Tam 02:15’te durdu nabzı…

Bir yıldız selamlıyordu gökyüzünden tüm devrimcileri, 

“Asla pes etmeyin” diyordu… 

* * * 

Ay yüzlü Yusuf’taydı sıra…

Yusuf bu…

Sorgulayan, soran, ürkütendi!

Doktor geldi, son muayene için;

“Hiçbir şeyim yok, sanki komada olsam asmayacak mısınız?” dedi.

Babasına ve köyüne mektup yazmıştı,

Mektupları avukatları değil İnfaz Savcısı aldı.

“Mektupları yerine verecek misiniz?” diye sordu.

“Elbette vereceğiz, bize güvenin yok mu?” dedi Savcı Sami Uğur 

Gülümsedi “Niye güvenim olsun?” dedi Yusuf…

Haklıydı, sadece babasına ait olan mektubu verdiler…

Birinci Şube Müdürü karşısında oturuyordu,

“Hala işkenceye devam ediyor musunuz?” diye sordu Yusuf,

“Biz öyle şey yapmayız” dedi panikle Müdür…

Tabureye çıktı Yusuf,

Geceyi yardı sesi:

“Ben halkımın bağımsızlığı ve mutluluğu için bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm!”

Giderken kalanlara öyle bir yük yükledi ki,

Aradan geçen 48 yıl, infazı gerçekleştirenler için Yusuf’un son sözlerini hala gerçek kılıyor…

Saat 02:25’ti

Beklediler, saat 02:50’de aldılar Yusuf’u…

Bir yıldız selamlıyordu gökyüzünden tüm devrimcileri,

“Her zaman sorgulayın” diyordu…

* * *

Son olarak Hüseyin’e gelmişti sıra,

Az konuşurdu, ağırbaşlıydı Hüseyin…

Oyunbozandı…

Zincirlerini çözdüler, ağır ve dimdik yürüdü avluya,

“Ayakkabılarım” dedi.

“Babama söyleyin üzülmesin ‘ayakkabısı yokmuş’ diye, alelacele getirdiler ayakkabılarımı giyemedim” dedi.

Ah be çocuk, baban ayakkabı mı düşünür evladı toprağa girerken?

Avukatlarına döndü, “Bu mücadele bizimle bitecek mi?” diye sordu.

İdam emrini verenlere soruyordu aslında bu soruyu,

Ortaya gizemi, soru işaretlerini bırakıp gidiyordu Hüseyin,

Çıktı sehpaya haykırdı adeta:

“Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşaasın devrimciler, kahrolsun faşizm!”

Boynunda ilmek, cellata fırsat vermeden tekmeledi tabureyi!

İnfazını bırakmadı onlara, oyunlarını bozdu!!!

Keyiflendirmedi, son dakika golü attı infazcılara…

Şaşkın, sinirli öylece bakakaldılar Hüseyin’e, 

Saat 03:00’tü, 03:25 gibi aldılar Hüseyin’i…

Bir yıldız selamlıyordu gökyüzünden tüm devrimcileri,

“Oyunu siz bozun” diyordu…

* * *

Üç acılı baba aldı evlatlarını, yan yana gömmek istediler.

Ölülerinden bile öylesine korkuyorlardı ki,

İzin vermediler, aralarında 2-3 mezar olmak kaydıyla aynı sıraya gömebildiler…

Ankara’da yatıyorlar, Karşıyaka Mezarlığı’nda…

Geçen yıl gittim ziyaretlerine, tüm devrimciliğimle selamladım hepsini,

Sessizce fısıldadım onlara:

Deniz’e “ ASLA PES ETMİYORUZ”

Yusuf’a “HER ZAMAN SORGULUYORUZ”

Hüseyin’e “OYUNU BİZ BOZARIZ” dedim…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Nazlı Sıla Durmuş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Aydın Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Aydın hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Aydın markaları

Gazete Aydın, Aydın'la özdeşleşen markaları ağırlıyor

+90 (552) 256 19 23
Reklam bilgi

Anket Hükümet tarafından alınan koronavirüs tedbirlerini ve bu konudaki hassasiyetini yeterli buluyor musunuz?